Etik ve ahlak kelimeleri son zamanlarda iyice dilimize pelesenk oldu. Üstelik bu kavramların ayrımı konusundaki tartışmalar bir tarafa, içeriği ile alakalı tartışmalar da oldukça yoğun. Ahlak üzerine düşünmeler, insanın düşünme serüveniyle paralel şekilde başlamış olan felsefenin de eski konularından biridir. Dolayısıyla insan, düşünmeye başladığı ilk günden itibaren etik ve ahlak kavramlarının içini doldurmaya başlamıştır. Fakat bu konu, özellikle son dönemde, tüm işlerimizle ilişkilendirilir hale geldi. Öyle olması da gerekiyor zaten.
İçeriği hakkında sınırsız düşünme ve tartışma enerjimiz olsa da, işe kelime kökleriyle başlamanın bütünselliği yakalama açısından önemli olduğu kanaatindeyim. Ahlak; Arapça hulk köküne dayandırılmaktadır. İyi eylemde bulunma, davranış ve tutum gibi anlamları ihtiva ederken, bir yandan da kişinin bir yolu benimseyen iç yapısı anlamına gelir.[1] Etik ise Grekçe ethos kelimesinden gelmektedir. Alışkanlık, gelenek, karakter anlamlarını taşır.[2] Çok fazla karıştırılan bu iki kavram için belli ayrımlar söz konusudur. Ahlak olgusal nitelikli iken, etik daha çok bilgisel niteliklidir. Yani etik belli bir durum ile ilgili kurallardan bahsederken; ahlak kavramı, bu ilkelerin uygulanışını bize verir. Bazıları etiğin, ahlak ile kıyaslandığında daha evrensel olduğunu ileri sürmektedirler. Bu anlayışa göre ahlak, daha göreceli ve toplumlara göre değişkenlik gösterebilirken etik; bütün bu toplumsal değerlendirme ölçütlerinden bağımsız, hepsini belli bir yere kadar içeren daha evrensel hakikatleri içerir.[3] Ben de yazımı bu bakış açısından hareketle sizlere sunacağım.
Her şeyin ölçütünü insan üzerinden belirleme hareketi Antik Yunan’a kadar dayanmaktadır. Doğanın kendine has basit kuralları vardır, insan kadar karmaşık değildir. Oysa insanı ölçüt yaptığımız zaman bu ölçekten çıkacak cevaplar çok fazla görecelilik gösterecektir. Çünkü insanın bizzat kendisi nesnel değil, özneldir. Ahlak kavramı da bu sebeple topluma, bölgeye, zamana göre değişkenlik göstermektedir. Kişinin doğup büyüdüğü topluma göre normaller ve anormalleri ışığında bir ahlak inancı; dolayısıyla da kültürü oluşmaktadır. Örneğin meslek etiği aşağı yukarı her yerde aynıdır. Bir doktor, tıp etiğine dünyanın her yerinde uymak zorundadır ve bu zorundalığı kendisini öldürmeye çalışan birini tedavi etmesini dahi kapsar. Meslek erbabları bu ilkeleri dünyanın hiçbir yerinde yadırgamazlar. Oysa gündelik yaşam içerisinde, ahlak ilkeleri, aynı ülke içerisinde bile değişkenlik gösterir. Mesela farklı bölgelerde doğmuş iki kişinin evlenmesinin uyumsuzluğa yol açacağı tezi toplumda oldukça yaygındır. Bu karmaşıklık ve uyumsuzluğu düşününce acaba meslek etiği gibi tüm dünyaca benimsenen bir ahlak, bir kültür doktrini mümkün müdür? Ya da faydalı mıdır? Farklı kültürlerin bizim için zenginlik oluşturduğundan dem vurulurken bunun bir sonucu olarak gelen farklı ahlak öğretilerini neden yok etmeye çalışıyoruz ve evrensel bir ahlak anlayışını sürekli olumluyoruz? Belki de evrensel meslek etiğinin işleri kolaylaştırmasının ve herkesçe kabul görmesinin büyüsüne kapılıyoruzdur. Bu noktada kabul etmeliyiz ki dünya, teknoloji sayesinde küçüldükçe toplumlar zaten eskisine nazaran birbirine daha çok benzemektedir. İnternet öncesi dönemde her ne kadar ulaşım olsa da daha izole bir yaşam sürüyorduk. Fakat şimdi biz, memleketimizden on bin kilometre uzakta doğup büyüyen birinin normallerine de aşinayız. Buradaki denetimsizliğin ve bizden olmayana duyulan iştahın tehlikesinin pek farkında olmasak da, seçici olmayı gerektiren bu kadar önemli bir konuda yalnızca yeniye odaklanıp kadim olan ne varsa çöpe atmak ne kadar doğru? Biz istesek de istemesek de dünya tek bir şehir olmaya doğru giderken, sözümona evrensel ahlakın hangi kültürlere daha çok göz kırpacağı ise oldukça merak konusu…
Tarih boyunca gelen tüm ahlak teorilerinin problemi en iyi, en doğru eylemi bulmaktı.[4] Hepsinin kendilerine göre bir ahlaklılık tanımı yaptıkları görülür. Günümüzde ahlaklılık tanımı her geçen gün daha çok genişleyen bir çember misali evrenselleşirken, -hangi kötüyü bırakıp hangi iyiyi muhafaza etmeliyiz ve bunu hangi kötüyü ve iyiyi baz alarak yapıyoruz?- problemi, üzerinde çalışılması gereken bir alan gibi görünüyor. Ölçütün insan olduğu yerde, belli bir kültüre dolayısıyla da ahlaki inanca sahip kişilerin bu konularda çalışma yapmasının önümüze serdiği kısır döngü bizi umutsuzluğa itse de, hayatta her şeyde olduğu gibi burada da en makul olan denge kurmak gibi görünüyor. Ne tamamen yeni bir ahlak anlayışı bize çare, ne de tamamen yozlaşmış ahlak öğretileri. Faydalı olana değil sadece yeni olana tamah edilmesi ve olumlanması zararlı diye düşünüyorum. Teknoloji tamamen denetimsiz bir mecra iken ki bu oldukça korkutucu; bu çalışmaların ne kadar pratiğe geçirilebileceği ise başka bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Yine de ahlaki yozlaşmaya seyirci kalmak ve kadim insanlığı kaybetmeyi izlemek yolların en kötüsü gibi duruyor. Bu yazı size muhafazakar bir bakış açısıyla yazılmış gibi gelebilir. Fakat geçmişe dair her şeyi iyi veya kötü demeden yıkmak da olsa olsa deliliktir. Deneyimlerin ve yaşanmışlıkların sonucunda oluşmuş öğretilerden yararlanmak yerine, bu kadim tecrübeyi tamamen yıkıp yerine yenisini koymaya çalışmak gelecek nesiller açısından pek akıllıca görünmüyor.
[1] İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İstanbul: Sosyal Yayınları, 2004, s. 15.
[2] Francis E. Peters, Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yayınları, 2004, s. 120
[3] Nedim Yıldız, Etik ile Ahlak Ayrımı, Felsefe Arkivi, 35. Sayı, 2008-2010, s.23-36.
[4] Doğan Özlem, Etik, İstanbul: Notos Kitap, 2017, s.134.
———-
Kaynaklar
Eyüboğlu, İsmet Zeki. Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü. İstanbul: Sosyal Yayınları, 2004.
Özlem, Doğan. Etik. İstanbul: Notos Kitap, 2017.
Peters, Francis. Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Paradigma Yayınları, 2004.
Yıldız, Nedim. Etik ile Ahlak Ayrımı. Felsefe Arkivi, 35. Sayı, 2008-2010.
